Cumartesi, Mart 03, 2007

Toplumsal Uzlaşma nedir, altında yatan düşünce kime aittir?

Geçenlerde üyesi olduğum bir grupta "Cumhurbaşkanlığı Seçimi için "toplumsal uzlaşma" arandığı ve hatta bunun için de "görüşleri toplamak adına" bir inetnet sitesi kurulduğu mesajı gelince ben de şöyle bir yanıt yazdım :
----------------------------------------------------------------
Merhaba,

Fırsat bu fırsat ben de "uzlaşma"

- cok matah birşey
- birlikte yaşamanın temel kriterlerinden biri
- üstelik farklısını düşünmenin, akılsızlığın dikalası

olarak kabul edilmiş konusu üzerine huysuzluk yapayım:

Savunucularının aksine, uzlaşma, herkesi mutlu etmez....Hatta tam tersi uzlaşma herkesi mutsuz eder...

Çünkü taraflardan hiçbiri istediğini tam olarak alamamıştır.İstediğini tam alamayan insan da kaybettiklerini düşündükçe huzursuz olur.

Genel tatmin sağlanamadığı gibi herkes genel anlamda bir hoşnutsuzluk/kırgınlık sahibi olmuş demektir.

Herkesin herşeyi olmaya çalışanlar, kimsenin hiçbirşeyi olamaz...Herkese yaranmaya calışanlar sonuçta kimseye yaranamaz...

"Toplumsal uzlaşma" derken herşeyden önce "toplum"un içine kimlerin gireceğinin sınırları çizilmiş mi?

Yani bir dinci de bir laik de, bir sosyalist de bir faşist de, bir homofobik de bir homoseksüel de bu "toplum" içinde yer alacak mı? Almayacaksa kimin dairenin içinde olduğu kimin dışarıda bırakılacagının kararını kim verecek?

Bu ayırım başladıktan sonra da "tek bir toplum" değil de "toplumcuklar" sahibi olacağımız kesin değil mi? (E zaten "parti"ler de bu sebeple var değil mi?)

Yok, "toplumun içine herkes girecek" deniyorsa, hem bir ateiste, hem bir çevre düşmanına, hem bir dindara, hem bir çevre gönüllüsüne, hem bir AB yanlısına, hem de bir "Ortak İslam Pazarı" gönüllüsüne "seçilmesinde zarar yok" görünen bir kişi hangi özelliklere sahip olmalı göremiyor muyuz?

Sonuçta adına "toplumsal uzlaşma" denilen kavramın da aslında tek bir kişinin fikrinin daha çok kişiye kabul ettirilmesinden başka birşey olmadığını görmüyor muyuz?

Sonra bu toplumsal uzlaşmanın dışında kalan "arkadaş"ları ne yapacağız? Onları "azınlık hakları" ile mi donatacağız yoksa "bize ne, toplumsal uzlaşı dairesine girseydin" deyip dışlayacak mıyız?

Demek istediğim, bazı kavramlar didik didik edildiğinde içi boş, kendisi problem yaratan, hatta tehlikeli hale gelebiliyor.

Şurası belli ki bütün bu çalışmanın nedeni "kötü"nün karşısına daha iyiyi (Kime göre?Neye göre daha iyi?) değil ,"daha az kötü" olanı çıkarmak..

Hadi yazıyı Ayn Rand Teyzem'den değil de, Atatürk'ten bir vecize ile bitireyim "Ehven-i şer, şerlerin en kötüsüdür"

Yanlışsam, "yanlışsın" deyin :)

Sevgiler, saygilar

Etiketler: , , ,

Cuma, Kasım 17, 2006

Bir aptalca devlet müdahalesi daha

Buyurun haber
----------------
Piercing ve dövmeye devlet el koydu

Eski sevgilisi Mustafa Sandal'ın adının başharfini taşıyan dövmesi, Cem Cantaş ile evlenince aile ici sorun haline gelen manken Tuba Ünsal gibi kalıcı dövme mağdurları, Sağlık Bakanlıği'nı harekete geçirdi. Bakanlık bünyesinde "dövme ve pearcing komisyonu" kuruldu.
------------------
Buyurun yorumum :

Sana ne! Sa-na ne?

Kişi kendi vücuduna kendi isteği ve hür kararı ile istediği dövmeyi yaptırır, istediği piercingi yaptırır, isterse de beğenmediği organlarından birini kestirir atar.

Geçenlerde Nip/Tuck dizisinde vardı, adam bacağindan mutlu değil, ancak kestirince "bütün" olacağını hissediyor, dizinden kıvırıp değneklerle yürüyor halbuki bacak sağlam ama hicbir doktor da sağlam bir organı almak istemiyor.

Böyle bir hastalık varmış BIID adında ve organları ile saplantı haline getirip kestirince rahatlıyorlarmıs. Bülent Ersoy vakalarını biliyordum ama bu çok garip geldi.

Ama neyse ne, kişi vücudu hakkında -buna otonazi hakkı da dahil, istediği kararı verebilir yeter ki aklı başındalık/hür irade olsun ve başkalarına da zarar verme olmasın işin içinde.

Ama "kamu sağliği", "hijyen", "ehil olmayan elleri engelleme" mantığı herşeye uygulanabilir ve ipin ucu kaçar.

Bunun icin konu ve kişi ile tamamen alakasız 6-7 kişilik bir komisyon "şu olur bu olmaz, piercing göbekte tamam da burunda olmaz, dövme ise japon bayrağı olur da ermeni bayrağı olmaz" gibi kararlar vermek faşist diktatörlük yaklaşımıdır.

Çarşamba, Eylül 13, 2006

Yine yeşillendi finduk dalları

Fındık taban fiyatı 4 YTL olarak açıklandı ve kızılca kıyamet koptu.

“Geçen sene 7 YTL’den satınalınan fındık bu sene nasıl 4YTL olur?”, “Bu hükümet fındık üreticilerini düşünmüyor mu?”, “Bütün senenin emeğinin karşılığı bu mu olmalı?”, “Tüyü bitmemiş yetimin hakkını çalmaya utanmıyorlar mı?”

Konu ve fiyat hesaplamasının yöntemi konusunda en ufak bir bilgim ve fikrim yok.

Ama şunu biliyorum ki devletçi kolektivist zihniyet burada da kendini göstermese problem olmayacak.

Nedir?

Bu çiftçi ürününü TMO veya Fisko Birlik’e mi satmak zorunda? Eğer komünist diktatör bir devlet yaşamıyorsak istemezse satmaz...

Peki üretici bunun 4 YTL değil de aslında 11 YTL olduğunu mu düşünüyor?

O zaman ürünlerini toplasın ve oraya satsın. Bunu engelleyen var mı? Yok

Peki niye böyle yapmıyor?

Acaba dış piyasalarda fındık 11 değil de 5 YTL mi? Bilmiyorum ama öyle birşey olması lazım ki üretici "sana satmıyorum Frankfurt fındık borsasında değerlendireceğim, orada fiyat emeğimin karşılığı” demiyor, diyemiyor.

E peki devlet üreticiden alıp Frankfurt borsasında 5 YTL’den satacaksa 11 YTL’yi kimin cebinden verecek?

Devletin kendi cebi olmadığına (olmaması gerektiğine göre) fındık işi ile hiçbir ilgisi olmayan, fındığın sadece kilo yaptığını veya aganigi işlerinde kullanılabileceğini bilen vergi mükellefleri.

Peki üretici 5 YTL değerindeki fındığı için 11 YTL isteyerek aradaki 6 YTL’lik zararı kimin cebine yüklüyor? Sizin, benim vergi cebimize, yaşam kalitemize ve gelecek kuşakların yaşam kalitesine.

Kimse o üreticiyi fındık üretmesi için zorladı mı? Hayır.

Peki ben “üret arkadaşım, eğer piyasada senin geçindirecek kadar para etmezse ben sana aradaki farkı vereceğim” dedim mi? Hayır.

Peki hakkı olmayan bir parayı, ilgisi olmayan kişilerin cebinden, rızası olmadan almak hırsızlık değil mi? Evet.

Aynı insanlar “hortumcular”a kızıyor. Niye? Hırsızlık yaptılar sizin, benim paramı çaldılar diye.

Doğru mu? doğru.

Peki “ürünümün değeri 5 YTL olabilir ama ben 11 YTL istiyorum” diyenlerin yaptığı eğer başarırlarsa, niye hırsızlık olarak adlandırılmıyor?

Bütün mesele hırsızlığın boyutu mu? “Hortumcu”nun hırsızlık kapasitesi milyonlarca dolar ve o, o kadar çalıyor, fındık üreticisinin hırsızlık kapasitesi kiloda 6 YTL ve o da o kadar çalıyor.

Konu mankeninin fındık üreticisi olması tamamen rastlantı.

Aynı şey iş yerinden evine defter, kalem, selobant, fotokopi kağıdı götüren ve bunu hakkı olarak gören çalışanım için de geçerli, iş yerinden özel telefon konuşmaları yaparak “maaşına zam yapan” hemşirem için de.

O zaman karar verelim. Hırsızlığa boyut itibarı ile mi karşı çıkacağız? Hangi limitin altını “canım o kadar da olur artık” diye normal kabul edeceğiz? Bu limiti kim çizecek? Neye göre çizecek?

Hadi çizdik diyelim. Mesela 10,000 YTL’den daha fazla yasak ve günah.

Bu durumda 15,000 YTL’lik hırsızlık yapma olanağı olan 5,000 YTL’sini geri mi bırakacak, yoksa hiç mi yapamayacak?

O zaman 10,000 YTL’lik hırsızlık yapma olanağı olana göre “mağdur” olmayacak mı?

Gelin biz hırsızlığa, haksızlığa boyut ve kişi olarak değil ahlaki olarak karşı çıkalım.

Aynı mantıkta “kişi kendisi için çalıyorsa hırsızdır ama başka birinin çıkarı için yapıyorsa yardımseverlik kapsamında değerlendirebiliriz” demeyelim.

Çarşamba, Eylül 06, 2006

Ben oğlumu askere şehit olsun diye göndermedim

“E peki şeker kardeşim, o zaman ne için gönderdin?” diye sormazlar mı adama/kadına?

-Hayatında 2 sene boşluk vardı, yapacak birşeyi yoktu onun için gönderdim
-Adam olsun, orada okuma yazma öğretsinler diye gönderdim
-Patates soymayı, tuvalet temizlemeyi öğrensin diye gönderdim
-Askere gitmeyene kız vermiyorlardı onun için gönderdim
-Arkadaşları gidiyordu ben de eksik kalmasın diye gönderdim
-Üniformaya başından beri hevesi vardı, hevesini alsın diye gönderdim

“E peki sen askerde silah eğitimi verildiğini bilmiyor muydun?”

-Biliyordum ama o eğitimle cansız hedeflere ateş eder, kuş-muş vurur diye düşünmüştüm...
-Evet ama ben “ötekiler”in de eğitim aldığını bilmiyordum...
-Yoo ben sadece yemek yapmayı, yatak toplamayı, mıntıka temizlemeyi bir de gece veya gündüz 2 saat nöbet tutmayı öğrettiklerini biliyordum...
-Düzgün selam vermeyi, kısa künye okumayı öğrettiklerini biliyordum

E peki, o zaman senin “askere gidince niye şehit oluyorlar kardeşim?” yerine “ben oğlumu niye askere gönderiyorum ki kardeşim? Orduya katılım zorunlu olacağına gönüllü, gönüllüler yetmiyorsa paralı olsun ama her halükarda işi sadece bu olanlara devredilmeli” diye isyan etmen lazım değil mi, şeker kardeşim?

Cuma, Ağustos 25, 2006

Orman Yangınları ve Duyarsız (!) Halkımız

Çevre Bakanı Osman Pepe’nin Yavuz Donat’a Orman yangınları için birşeyler söylemiş. Fatih Altaylı da onun söylediklerinden çok etkilenmiş, üstelik bu etkilenmekle de kalmamış üzerine “milli duygularımızı, millet olma özelliklerimizi kaybediyoruz a dostlar” diye feryad etmiş. Önce Altaylı’nın yazısını okuyalım sonra benim de söyleyeceklerim var :
-----------------------------------------------
Millet olmak

Orman Bakanı'nın Yavuz Donat'a söyledikleri ilginç:
"Orman yanıyor, çevre halkının umurunda değil. Kahvede okey oynuyorlar."
İnanılmaz değil mi!
Orman yangınlarını manşet yaptığımız günün gecesi uyuyamadım. Aklımda hep şu vardı:
"O ormanlar yanarken orada yaşayanlar sabaha kadar ormanda alevlerle savaştı. O güzelliğin ortak sahibi olan ben burada hiçbir şey yapmadan nasıl uyuyabilirim?"
Gençliğimde birkaç kez orman yangınlarına şahit oldum.
Köylü, çevre ahalisi hep beraber seferber olur, kazma, kürek, kova, hortum ne bulduysak yangına dalardık. Öyle bir bilinç vardı.
Bugün bu bilinç kaybolmuş.
Oysa bizi millet yapan bu bilinçti. Ortak varlıklarımıza göz dikenle savaşmak. Bu bir yangın da olabilirdi, bir düşman da...
Şimdi ise kahvede okey oynuyoruz. Tam "Köy yanar, kahpe taranır" misali.
Anlaşılan millet olma özelliğimizi kaybediyoruz.
-----------------------------------------------------------
Öncelikle şunu belirtmekte yarar var, yanıbaşınızda orman yanarken kahvede okey oynamak (hadi bu abartısıdır, “olaya kayıtsız kalmak” diyelim) dangalaklığın dik alasıdır. Çünkü sonuçta kaybedecek olan siz olacaksınız. Bu kayıp ya hemen olacak ya da ileriki nesillerde.

Ancak buradan yola çıkıp da “millet olma özelliğimizi kaybediyoruz” demek de az şuursuzluk değildir.

Yıllarca “batı medeniyetinin çürümüşlüğü”, “Türk (ve daha da genelleştirerek doğu) kültürünün en önemli hasletlerinden birinin yardımseverlik, zor anlarında komşunun yardımına koşma özelliği” gibi konular geyik muhabbetlerinin baştacı olarak kullanıldı.

Denir ki “Mesela Almanya’da, sokakta adamın yanında düş bayıl, kafasını çevirip bakmaz. Yoluna devam eder. Halbuki Anadolu’da böyle bir şey olsa herkes seferber olur, kimi gider su getirir, kimi yastık getirir, kimi sara nöbeti diye soğan keser getirir. İşte insan ilişkisi, insan sıcaklığı budur. Batı’da ise her şey materyalleşmiş. Herkes bencil..Kimse kendinden başkasını düşünmüyor. Sakın biz onlar gibi olmayalım. Canım ülkem..Canım milletim..Canım halkım...Havasına, suyuna...Taşına, toprağına...”

Peki bir de meseleye şöyle baksak mı? Almanya’daki adam yolda düşen birini gördüğünde, yaralı - ölümlü bir kaza gördüğünde, yangın camı çerçeveyi sardığında, niye dönüp bakmaz? “Boşver hocam hemen sıvışalım sonra şahit mahit yazarlar” diye mi, yoksa “bu işler için organize olmuş, maaş alan ve bu yardımı daha bilinçli yapacak kurum ve kuruluşlar var. Benim bilinçsiz/eğitimsiz/sırf iyiniyet içeren yaklaşımım belki de durumun daha kötüleşmesine sebep olacak. Onun için işi uzmanlarına bırakmak daha iyi” dediği için mi?

Halbuki bizde “hocam nasıl olsa ambulans çağırırsın gelmez, polis hayatta yetişemez, itfaiye arabası bu trafikte koşup gelecek deee..Ooooo...Hadi bismillah bir koldan dalalım şu afete..Yazıktır, insanlık öldü mü yahu? Bu bir vatandaşlık görevi...” diye en yakında kimler varsa dalarlar işe (veya Osman Pepe’nin, Fatih Altaylı’nın dediği doğru ise önceden dalarlardı)

Şimdi bu iki bakış açısını karşılaştıralım. Almanya’daki gelişmişlik yüzünden mi yapıyor yoksa geri kaldığı, insanlıktan nasibini almadığı için mi?

Türkiye’deki ise insanlıktan nasibini fazlası ile aldığı hatta bu miktar o kadar fazla ki diğer millete de dağıtma lüksüne sahip olduğu için mi böyle davranıyor yoksa “yok yaa, hiç bir organizasyonun bunlara yardım edeceği yok, biz birşeyler yapmazsak ölecek gidecekler burada” şeklinde organizasyona olan güvensizlik yüzünden mi?

Peki şimdi hangisi geri kalmışlık, hangisi uygarlık çizgisini geçmişliğin göstergesi ?

Araba kazalarında içeriden çekmeye çalışırken kazazedenin belini - boynunu kıranları mı okumadınız, deprem sonrasında enkazın üstünde dolaşarak AKUT ekibinin işini zorlaştıran hatta olanaksız hale getirenleri mi?

Kimse kimseyi başkasının canını, malını korumak, kurtarmak için kendi canını, malını tehlikeye atmasını isteme hakkına sahip olmamalı...

Hatta söz konusu olan kişinin kendi canı veya malı dahi olsa ona zorla koruma/kollama görevleri yüklememeli. Kişiyi bilinçlendirmeye çalışmak, bu yaptığının yanlış olduğunu, sonunda zararlı çıkacak olanın kendisi olduğunu söyleyebiliriz ancak kişiye, ona rağmen birşeyler yapmak için zorlamak saçma, gereksiz hatta yer yer tehlikeli.

Gelelim Osman Pepe’ye, kendini eleştirmek yerine o da yardım etmeyen halkı suçluyor halbuki o kişilerin kendi kişisel tercihi. İster yardım eder, ister yardım etmez (ki yardım etmek isteyenlerin de önceden gidip bilinçlenme eğitimleri almaları şart. Yoksa çabucak söndürülebilecek bir yangın beceriksiz hareketlerle daha da büyüyebilir)

Pepe’nin yardım etmeyen, etmek istemeyenleri suçlamaya hakkı yok. Ancak tam tersine “halk” dediği insanlar Pepe’yi suçladıkları zaman haklı olurlar. Çünkü bunun için ödedikleri (belki onlar ödememiştir boş yere paye vermiyeyim şimdi ama birilerinin cebinden çıkan) paralarla bir teşkilat kurulmuş. Pepe bu teşkilatın başında (o veya üyesi olduğu kabinedeki başka bir bakan)...Şimdi o teşkilat görevini yerine getir(e)miyor, suçlanan yardım etmeyen kişiler oluyor.

Gazeteci de o teşkilatın beceriksizliğini sorgulayacağına, teşkilatın başındakine “önce kendi beceriksizliğinizin hesabını verin, sonra da bu işi becerebileceklere bırakın o koltuğu” diyeceğine “hakikaten ya, bakan haklı...Biz adam olmayız...Başımıza ne geliyorsa millet olmanın özelliklerini yitirdiğimizden geliyor” diyerek “sorumlu ve vatansever” gazetecilik yapmış oluyor.

Çarşamba, Ağustos 09, 2006

Nerede o eski Nostalji'ler

Eskiler öyle güzeldi, böyle güzeldi” diye nostalji muhabbetleri yapanlar var. Eskiden bunlara “sevimli keratalar” gözü ile bakardım. Ancak artık "gene cıvık cıvık irrasyonel nostalji muhabbeti ile parsa toplamaya çalışıyorlar" demekten kendimi alamıyorum.

Niye böyle diyorum, çünkü insanın en ilginç (önemli?, yararlı? güzel?) özelliklerinden biri kötüyü unutmak iyiyi hatırlamak. Bu da bizi geçmişteki sahte cennetleri özlemimize yol açıyor. Kötüleri unutup (unutturulup) sadece iyi şeyler hatırlatılarak “keşke o günler geri gelse” gibi bir mistisizm artık iyice can sıkmaya başlıyor.

Kimse çocukluğunda sıkıntıdan patladığı saatleri, yoklukları, büyüme özlemlerini, yediği dayakları, arkadaşları arasında kendisini korumasız hissetmesini, küçük çetelerin acımasızlığını, yaktığı kamu binalarını (ne yani bir tek ben mi yaktım?) hatırlamıyor da bir sephia fotoğraf gördüğünde en güzel anıları kolajlanmış bir vaziyette gözünün önüne geliyor. (Eski bir Nilüfer şarkısı duyulduğunda Büyükada’ya yapılan vapur gezileri akla gelir ancak “adaya kadar teybin pili yetecek mi?” endişesi, "hızlı sarma yapma olm çok pil yiyor, çıkart kalemle sar" taktikleri unutulur...Sanki o gün sadece yarin yanağından bir katre karanfil alınmakla geçirilmiş gibi hatırlanır. Halbuki yok öyle birşey...Üstelik bu bakış açısı ile bugünkü mp3 güzellikleri de gözardı edilir...Artık ne heyula gibi teyplerde hışırtılı kasetler dinleme, “kaset sarıyor aman koşalım yetişelim" endişeleri, çabuk pil bitme telaşları yok. Üstelik istediğin şarkıya “pıt” diye geçiyorsun. Üstelik çok daha temiz kayıt ve güçlü ses dinleme özellikleri ile. Az güzellik mi bu? )

Geçenlerde yolda yürürken bir genç takıldı gözüme, üzerinde kırmızı bir tişört üzerinde sarı harflerle CCCP yazıyor üstelik bir de orak/çekiç resimleri işlenmiş sağ üst tarafına yazının.

Açıklamaya ne kadar gerek var bilmiyorum ( o çocuk da biliyor mu emin değilim) ingilizcesi USSR Türkçesi SSCB olan ve yeni kuşağın çoğunluğunun "gene kimbilir ne zırtapoz bir kavramın başharfleridir?" diyeceği o...ne olduğunu da anlatamayacağım devlet mi, görüş mü neyse ne?) Belki ESPN Classic’te eski olimpiyatları gösterirken görmüşlerdir.

Bundan 30 sene önce değil böyle bir tişört not defterinde eskaza bu harflerin yanyana gelmesi karakola çekilip sopa yemek için yeterli sebep olurken, içimizin aktığı kız arkadaşımıza "o senin bacın" sınırı konduğunda, sert bakışların moda, gecekonduların yüksek yaşam seviyesi, "halka inilmez çıkılır" gibi şimdi içimden birşeylerin çekilmesine sebep olan halk dalkavukluğu yaşanıyordu...

O korku yıllarını yaşamış birisi olarak 1940- 1950’lilerin bundan daha korku, terör, endişe, kendilerine “devlet” adını veren bir avuç..adını da koyamayacağım insanın “milli menfaatler, kamu yararı, ülkenin bekâsı” adı altında yarattığı tedhiş ortamı, Alfred Hitchcock filmleri gerilimini görmezden gelerek o günleri (hem de bizzat içinde olmadığı o günleri) sevgi, özlem ile anmak, imrenerek bakmak ne kadar akılcı olabilir? Ne kadar gerçek bir mutluluk yaratabilir?

Sadece o çocuğun, gerekçesi ne olursa olsun, artık CCCP yazılı ve orak çekiçli tişörtünü giyebilmesi bile birşeylerin doğru yolda gittiğinin belirtisi...

Evet fakirlik var, her zaman vardı ve ne yazık ki her zaman olacak çünkü bütün insanlar "ben de üretmeliyim" demediği müddetçe, sahtekarlık, avantacılık, indiragandicilik bir yaşam biçimi olarak kaldığı müddetçe olacak. Robin Hood felsefesi insanların beyninden silinmediği müddetçe devam edecek (sen kimin malını kime veriyorsun behey gafil? Malllarını dağıttığın insanların mallarına ne hakla el koyuyorsun, malları verdiğin millet ne hakla onların yeni sahibi oluyor?)

"İstemek, ihtiyacı olmak yeter. Sen komşuna ver..Toplum veya yüce rabbim sana istediğini daha fazlası ile geri verecektir" düşüncesi insanların zihninden kazınmadıkça devam edecektir.

İhtiyacı olan insanlar var (“hakeden” değil “ihtiyacı olan”)” kavramı emeğinin karşılığını alan, çalıp çırpmadan yaşayanların başında bir Damokles kılıcı veya giyotin olarak sallanmaya devam ettiği müddetçe devam edecektir.

Herkesin olmadan senin olmasını vicdanına nasıl sığdırıyorsun? Kendin için istemeye utanmıyor musun?” sahtekarlığı ortadan kalkmadıkça olacaktır da.

Kendi irrasyonel çıkarlarını "devlet" adı altında organize ederek gözetmeye çalışan insanlara "dur" denmediği müddetçe devam edecektir.

Evet savaşlar var, her zaman vardı ve ne yazık ki daha uzun süre olacak çünkü yukarıdaki sebepler. Ama en azından topyekun dünya savaşları yok, dünya tarihi ilk defa bu kadar uzun bir süre, en az 3 ülkenin savaştığı bir toplu hücum toplu defans olmuyor.

Evet hayat pahalı, her zaman pahalı idi, her zaman da pahalı olacak, çünkü hayatın zaten ucuz olmaması lazım, çünkü üretmek için gerekli akıl her zaman değerli olacak.

Şöyle düşünün bundan 5000 sene önce firavun öldüğü zaman bütün maiyetini de onunla birlikte canlı canlı gömerlerdi, çünkü Firavun ölünce onların da yaşamaya hakları yok. Zaten dünyada sırf Firavun’a hizmet etmek için bulunuyorlardı.

500 sene önce padişah istediği insanın kellesini alır, istediği konaktan daha önce ihsan ettiği aileyi çıkartır yerine yenisini koyardı.

Kimse de sesini çıkartamazdı.Kimse de "kimsin sen? Ne hakla böyle birşey yapıyorsun? Kimin malını kime veriyorsun?" demezdi...

Şimdi en tepedeki cumhurbaşkanı bırakın beğenmediği birinin kellesini uçurmayı haksız bir tutuklatma dahi yapamaz..Adalet var, mahkemeler var...Demek ki bireysel haklar zaman içinde epeyce ilerleme kaydetmiş...Kollektivizm karşısında bireycilik kazanmaya başlamış. “Mal edinme/sahip olma hakkı olmadan hiç bir hak olmaz” düşüncesi yerleşmeye başlamış.

Yeterli mi? değil..Çünkü yeteri kadar zaman geçmedi..Çünkü altruist düşünceyi, kollektivist düşünceyi, devletçi düşünceyi insanların zihinlerinden silmek için belki de daha yüzyıllar gerekiyor.

Ama bu arada gelişmeleri gözardı etmemek, varolandan keyif duymak, zevkini yaşamak, hayatın hakkını vermek niye becerilemiyor?

Hayatın hakkını ver, hakkınıııı (bakın nostaljiklere söylüyorlar).

Üstün Dökmen anlatıyordu, zamanında Efes şehri geceleri de aydınlatılan dünyadaki 3 şehirden biri imiş.

"Acaba hangi Efesli 'yahu ne şanslıyız ya, dünyada geceleri aydınlık bir şehirde yaşıyoruz" deyip keyfini çıkartmıştır?” diye soruyordu Üstün hoca.

"Sumatra'da insanlar öldürülürken, Lübnan'da bombalar yağarken, Endonezya'da insanlar çamur altında iken, Eritre'de çocuklar açlıktan ölürken, yediğim Sezar salatanın keyfini alamıyorum" şeklinde bir sahtecilik (daha da endişe verici olanı buna inanıyor olması olurdu) içimin kıyılmasına sebep oluyor:

Oradaki kötülükler senin yüzünden mi oldu? Hayır...

Sezar salatayı yemezsen düzelecek mi? Hayır...

Keyif almadan yersen onların durumlarında bir iyileşme olacak mı? Hayır...

O zaman niye keyfini çıkartmıyorsun? Eğer o yemeği almak için hırsızlık yapmadı isen, bir başkasının hayatı kötüleştirmediysen, çirkinleştirmediysen, zorlaştırmadıysan emeğinin karşılığı olarak sahip olduysan keyfini çıkartmamak niye?

- Dünyadaki kötülüklerin sorumlusu sensin...
- Yok yaa..Niye?
- Öyle işte sen ve senin bu boşvermiş, ilgisiz, pasif tutumun...
- Dünyadaki kötülükler kalkmadan mutlu olamayacaksam ne zaman mutlu olacağım?
- Öteki dünyada..Mezarın ötesinde mutlu bir hayat var...
- E iyi de ben cennette iken, dünyada olup bitenler için üzülmeyi niye bırakıyorum...

Nostaljiklere sinirlenirken konu nerelere geldi...İrrasyonel nostaljiden girdik günümüz anti-hayatçılarına geldik...Şimdi bir de ikisi arasında bağlantı kurmak gerekecek...

Eminim (ve korkarım) bundan 50 sene sonra da bugünlerden özlem ile bahsedilecek.

Ama 300 yıl sonra bizim yaşantımızla dalga geçilecek..

Biz nasıl Kadeş anlaşmasını güneş tutulmasının sağlaması ile dalga geçiyor, "haydaaa tanrıları kızdırdık iyi mi?" korkusu ile dalga geçiyorsak onlar da bizim gündelik hayattan zevk al(a)mama / almaya çalışana da mani olma konusundaki akıl almaz direncimizle dalga geçecekler.

Arzederim, saygılarımla

Perşembe, Mayıs 18, 2006

İnsanın kendi içinde kaybettiği Atlantis

Farkında mısınız veya hiç gözünüze çarptı mı? Tek başına olan insanlarda sürekli bir "hiçbirşey yapmadan oturuyormuş" izlenimi vermekten kaçmaya yönelik aşırı bir çaba var. Herkes "birşeyler yapıyor görünmek" telaşı içinde.

Kimi, walkmen, mp3 oynatıcı dinliyor, kimi cep telefonu ile oynuyor, ya eski mesajlarını inceliyor ya telefon ayarlarına tekrar tekrar bakıyor, melodileri çaldırıp duruyor veya birşeyler okuyor.

Hiç etrafa "boş boş bakıyormuş" gibi görünen yok. Durup hayatı dinleyen, gözlemleyen yok. Kendi kendisi ile başbaşa kalmak için çaba sarfeden yok.

Niyedir bu? Kendi kendimize oturup düşüncelere dalmak ne zamandan beri "vakit öldürme", "zaman kaybı" olarak görülmeye başladı? Ne zaman dilimize 'fikir' kelimesinin çoğulu olan "efkar", basmak yardımcı fiili ile birlikte "sıkıntı" ile aynı anlamı taşımaya başladı? İnsanın aklına düşünceler gelmesi niye sıkıntı basması ile eş anlamlı oldu?

Ne zamandan beri insanlar "ne bu kadar düşünüyorsun yahu? Filozof mu olacaksın?" diyerek düşünen insanı horlamaya alay konusu yapmaya başladılar?

Severek izlediğim Curb Your Enthusiasm dizisinde Larry David, menajeri ile Los Angeles'tan New York'a uçakla gidecek. Larry bir bakıyor menejeri ne yanına bir kitap almış, ne de uçakta dağıtılan gazetelerden istiyor. Yolculuk 5 saat sürecek.

-Film mi seyredeceksin? diyor.
-Hayır.
-Yol boyunca uyuyacak mısın?
-Hayır.
-Bak, eğer benimle muhabbet etmeyi düşünüyorsan...
-Yooo
-Ne yapacaksın 5 saat boyunca?
-Böyle oturacağım işte.
-Çıldırdın mı sen?
-Hayır ben böyle iyiyim

Larry için de insanlar sürekli birşeyler yaparken görülmeli.

Peki niye?

"Birşeyler yapmıyor görünmek"ten bu kadar çekinmek niye? "kendi kendi ile başbaşa kalmak ve düşünceye dalmak"tan bu kadar kaçınmak niye?

Yanıtı Atlas Shrugged'da John Galt veriyor :

(...)

"Ruhunuzu kalıcı bir suçluluk duygusu ile dolduran şey sizin işlediğiniz herhangi bir suç değildir. Başarısızlıklarınız, hatalarınız ya da kusurlarınız değildir. Onlardan kaçmak için kullandığınız görmezden gelmedir. Asıl sebep herhangi bir 'İlk Günah' ya da siz doğmadan önce varolan bilinmez bir eksiklik değildir. Aklınızı askıya alma, düşünmeyi reddetme seçiminizin bilincine varmaktır. Korku ve suçluluk sizin kronik duygularınızdır, ikisi de gerçektir ve ikisini de haketmişsinizdir, ama bunlar sizin asıl nedeni saklamak için icat ettiğiniz o yüzeysel nedenlerden kaynaklanmaz; bencilliğin, zaafın ya da cahilliğin sonucu değillerdir. Varoluşunuza yönelik gerçek ve temel bir tehditten kaynaklanmaktadır: sağ kalma silahınızı terkettiğiniz için korku... ve bunu kendi iradenizle yaptığınız bilmekten gelen suçluluk.

İhanet ettiğiniz benlik, sizin aklınızdır.. Özsaygı, insanın kendi düşünme gücüne güvenmesidir. Aradığınız ego, ifade edemediğiniz ve tanımlayamadığınız o esas 'siz', duygularınız ya da anlamsız rüyalarınız değil, akıl gücünüzdür, yargılayan yüksek mahkemenizdir ... ve siz onu görevden almış, kendinizi 'duygu' dediğiniz serseri esintilerin insafına terk etmişsinizdir. Sonunda kendi oluşturduğunuz bir gecenin içinde kendinizi zorla sürükler, bir ara görüp sonra kaybettiğiniz isimsiz bir ateşin solmakta olan vizyonunu aramak için umutsuz bir yolculuğa koyulursunuz.

İnsanoğlunun mitoojilerinde, insanın bir zamanlar sahip olup sonradan kaybettiği bir cennetin ne kadar ısrarla anlatıldığına bakın. Atlantis kenti, Cennet Bahçesi ya da mükemmelliğin bir krallığı. Bunlar hep geride kalmıştır. Bu efsanelerin kökü, ırkın geçmişinde değil, her bir insanın geçmişindedir. Çocukluğunuzun ilk yıllarında, boyun eğmesini, mantıksızlığın korkusuna teslim olmasını, aklınızın değerinden kuşku duymasını öğrenmeden önce, ışıl ışıl bir varoluşu tanımış olduğunuzu, apaçık bir evrene dönük rasyonel bir bilincin bağımsızlığına sahip olduğunuzu, bir anı kadar somut olmasa bile, umutsuz özlemin dağınık acısı biçiminde, hala bilmektesiniz. İşte kaybettiğiniz, aradığınız cennet odur... ve ona kavuşmak istediğiniz anda da sizindir"

(...)

3. Cilt Sayfa 524

İşte şimdi çözüldü, insanın "sürekli birşeylerle meşgul olma" en azından öyle görünme telaşının altında yatan bu korku ve suçluluk olabilir mi?

Ne zaman bıraktık aklı bir tarafa?

Ne zaman "insanın birinci görevi başkasına yardım etmektir. İnsan insana yardım etmezse yaşayamaz. Yardım da karşılıksız olmalı, fedakarlık şeklinde olmalı. Yoksa adı yardım değil, çıkar olur. Çıkar, dünyanın en kötü insanları olan bencillerin ağzına yakışan bir kavramdır." demeye başladık?

Ne zaman oyuncağımızı arkadaşımızla paylaşmanın "çok büyük bir erdem olduğu" kafamıza kazındı?

Ne zaman "kopya" çeken arkadaşlarımıza hoşgörü ile bakmaya başladık?

Ne zaman sokak çocuklarına acımaya "onlara kimse yardım etmese de ben yardım edeceğim. Gerekirse bütün hayatımı buna adayacağım. Yardım etmeyenleri de lanetleyeceğim" fikri kafamıza kazındı.

Eğer küçük bir çocuk "ben niye başkasına yardım ediyorum? Ya o bana yardım etmezse? O zaman zincir kopmaz mı? 'Herkes herkese yardım etmeli' diye bir zincir kurmak yerine herkes kendine yardım etse daha çabuk ve kesin bir şekilde mutlu olmaz mıyız? Yani niye ben arkadaşıma oyuncak alıyorum o da bana alıyor? Doğrudan ben kendime o da kendine alsa olmaz mı? Böylece hem o hem de ben istediğimiz oyuncağa biran önce sahip olmaz mıyız?" diye sorduğunda " canııım...Çocuk işte, düşünemiyor. Al sana kurabiye" denir ve yavaş yavaş aksi yönde yetiştirilir.

Ancak eğer bir büyük bunu söylerse "Sen ne kadar bencil, çıkarcı bir sersemsin. Hayata geliş amacımızın başkalarına yardım etmek ve hep birlikte refaha ulaşmak olduğunu nasıl inkar edersin? Eğer herkes senin gibi düşünse toplum çöker, bunun farkında değil misin?" diye ayıplanır.

Toplum nedir, cemiyet nedir, kamu çıkarı neye göre oluşur, sizden başka herkeste varmış gibi gözüken iyilikseverlik, tanımadığınız kimselere yardım etmekten kaynaklanan iç huzur ve mutluluk sizde niye yok. Toplum çıkarı niye hiçbir zaman sizin bireysel çıkarlarınızla örtüşmez. Bunlar anlayamadan hayatınız geçer...

Siz Atlantis'inizden çocuk yaşta vazgeçmişsinizdir.

Şimdi her "başka birşeyle ilgilenmeden, kendi kendinizle kaldığınız" düşünme sürecinde o düşünceler aklınıza gelir korku ve suçluluk ortaya çıkar diye, cep telefonuna uzanırsınız, mp3-çaları açarsınız veya dostlarla birşeyler içmeye gidersiniz. Aynı duymak istemediği birşeyi duymamak için bir yandan kulaklarını kapatıp bir yandan da yüksek sesle "lalalalala" diye şarkı söyleyen insanların yaptığı gibi.

Durun ve düşünün, kaybettiğiniz, sizden çalınan, uzaklaştırılan Atlantis günlerinizi düşünün ve John Galt'ın dediği gibi "onları geri isteyin"