İnsanın kendi içinde kaybettiği Atlantis
Farkında mısınız veya hiç gözünüze çarptı mı? Tek başına olan insanlarda sürekli bir "hiçbirşey yapmadan oturuyormuş" izlenimi vermekten kaçmaya yönelik aşırı bir çaba var. Herkes "birşeyler yapıyor görünmek" telaşı içinde.
Kimi, walkmen, mp3 oynatıcı dinliyor, kimi cep telefonu ile oynuyor, ya eski mesajlarını inceliyor ya telefon ayarlarına tekrar tekrar bakıyor, melodileri çaldırıp duruyor veya birşeyler okuyor.
Hiç etrafa "boş boş bakıyormuş" gibi görünen yok. Durup hayatı dinleyen, gözlemleyen yok. Kendi kendisi ile başbaşa kalmak için çaba sarfeden yok.
Niyedir bu? Kendi kendimize oturup düşüncelere dalmak ne zamandan beri "vakit öldürme", "zaman kaybı" olarak görülmeye başladı? Ne zaman dilimize 'fikir' kelimesinin çoğulu olan "efkar", basmak yardımcı fiili ile birlikte "sıkıntı" ile aynı anlamı taşımaya başladı? İnsanın aklına düşünceler gelmesi niye sıkıntı basması ile eş anlamlı oldu?
Ne zamandan beri insanlar "ne bu kadar düşünüyorsun yahu? Filozof mu olacaksın?" diyerek düşünen insanı horlamaya alay konusu yapmaya başladılar?
Severek izlediğim Curb Your Enthusiasm dizisinde Larry David, menajeri ile Los Angeles'tan New York'a uçakla gidecek. Larry bir bakıyor menejeri ne yanına bir kitap almış, ne de uçakta dağıtılan gazetelerden istiyor. Yolculuk 5 saat sürecek.
-Film mi seyredeceksin? diyor.
-Hayır.
-Yol boyunca uyuyacak mısın?
-Hayır.
-Bak, eğer benimle muhabbet etmeyi düşünüyorsan...
-Yooo
-Ne yapacaksın 5 saat boyunca?
-Böyle oturacağım işte.
-Çıldırdın mı sen?
-Hayır ben böyle iyiyim
Larry için de insanlar sürekli birşeyler yaparken görülmeli.
Peki niye?
"Birşeyler yapmıyor görünmek"ten bu kadar çekinmek niye? "kendi kendi ile başbaşa kalmak ve düşünceye dalmak"tan bu kadar kaçınmak niye?
Yanıtı Atlas Shrugged'da John Galt veriyor :
(...)
"Ruhunuzu kalıcı bir suçluluk duygusu ile dolduran şey sizin işlediğiniz herhangi bir suç değildir. Başarısızlıklarınız, hatalarınız ya da kusurlarınız değildir. Onlardan kaçmak için kullandığınız görmezden gelmedir. Asıl sebep herhangi bir 'İlk Günah' ya da siz doğmadan önce varolan bilinmez bir eksiklik değildir. Aklınızı askıya alma, düşünmeyi reddetme seçiminizin bilincine varmaktır. Korku ve suçluluk sizin kronik duygularınızdır, ikisi de gerçektir ve ikisini de haketmişsinizdir, ama bunlar sizin asıl nedeni saklamak için icat ettiğiniz o yüzeysel nedenlerden kaynaklanmaz; bencilliğin, zaafın ya da cahilliğin sonucu değillerdir. Varoluşunuza yönelik gerçek ve temel bir tehditten kaynaklanmaktadır: sağ kalma silahınızı terkettiğiniz için korku... ve bunu kendi iradenizle yaptığınız bilmekten gelen suçluluk.
İhanet ettiğiniz benlik, sizin aklınızdır.. Özsaygı, insanın kendi düşünme gücüne güvenmesidir. Aradığınız ego, ifade edemediğiniz ve tanımlayamadığınız o esas 'siz', duygularınız ya da anlamsız rüyalarınız değil, akıl gücünüzdür, yargılayan yüksek mahkemenizdir ... ve siz onu görevden almış, kendinizi 'duygu' dediğiniz serseri esintilerin insafına terk etmişsinizdir. Sonunda kendi oluşturduğunuz bir gecenin içinde kendinizi zorla sürükler, bir ara görüp sonra kaybettiğiniz isimsiz bir ateşin solmakta olan vizyonunu aramak için umutsuz bir yolculuğa koyulursunuz.
İnsanoğlunun mitoojilerinde, insanın bir zamanlar sahip olup sonradan kaybettiği bir cennetin ne kadar ısrarla anlatıldığına bakın. Atlantis kenti, Cennet Bahçesi ya da mükemmelliğin bir krallığı. Bunlar hep geride kalmıştır. Bu efsanelerin kökü, ırkın geçmişinde değil, her bir insanın geçmişindedir. Çocukluğunuzun ilk yıllarında, boyun eğmesini, mantıksızlığın korkusuna teslim olmasını, aklınızın değerinden kuşku duymasını öğrenmeden önce, ışıl ışıl bir varoluşu tanımış olduğunuzu, apaçık bir evrene dönük rasyonel bir bilincin bağımsızlığına sahip olduğunuzu, bir anı kadar somut olmasa bile, umutsuz özlemin dağınık acısı biçiminde, hala bilmektesiniz. İşte kaybettiğiniz, aradığınız cennet odur... ve ona kavuşmak istediğiniz anda da sizindir"
(...)
3. Cilt Sayfa 524
İşte şimdi çözüldü, insanın "sürekli birşeylerle meşgul olma" en azından öyle görünme telaşının altında yatan bu korku ve suçluluk olabilir mi?
Ne zaman bıraktık aklı bir tarafa?
Ne zaman "insanın birinci görevi başkasına yardım etmektir. İnsan insana yardım etmezse yaşayamaz. Yardım da karşılıksız olmalı, fedakarlık şeklinde olmalı. Yoksa adı yardım değil, çıkar olur. Çıkar, dünyanın en kötü insanları olan bencillerin ağzına yakışan bir kavramdır." demeye başladık?
Ne zaman oyuncağımızı arkadaşımızla paylaşmanın "çok büyük bir erdem olduğu" kafamıza kazındı?
Ne zaman "kopya" çeken arkadaşlarımıza hoşgörü ile bakmaya başladık?
Ne zaman sokak çocuklarına acımaya "onlara kimse yardım etmese de ben yardım edeceğim. Gerekirse bütün hayatımı buna adayacağım. Yardım etmeyenleri de lanetleyeceğim" fikri kafamıza kazındı.
Eğer küçük bir çocuk "ben niye başkasına yardım ediyorum? Ya o bana yardım etmezse? O zaman zincir kopmaz mı? 'Herkes herkese yardım etmeli' diye bir zincir kurmak yerine herkes kendine yardım etse daha çabuk ve kesin bir şekilde mutlu olmaz mıyız? Yani niye ben arkadaşıma oyuncak alıyorum o da bana alıyor? Doğrudan ben kendime o da kendine alsa olmaz mı? Böylece hem o hem de ben istediğimiz oyuncağa biran önce sahip olmaz mıyız?" diye sorduğunda " canııım...Çocuk işte, düşünemiyor. Al sana kurabiye" denir ve yavaş yavaş aksi yönde yetiştirilir.
Ancak eğer bir büyük bunu söylerse "Sen ne kadar bencil, çıkarcı bir sersemsin. Hayata geliş amacımızın başkalarına yardım etmek ve hep birlikte refaha ulaşmak olduğunu nasıl inkar edersin? Eğer herkes senin gibi düşünse toplum çöker, bunun farkında değil misin?" diye ayıplanır.
Toplum nedir, cemiyet nedir, kamu çıkarı neye göre oluşur, sizden başka herkeste varmış gibi gözüken iyilikseverlik, tanımadığınız kimselere yardım etmekten kaynaklanan iç huzur ve mutluluk sizde niye yok. Toplum çıkarı niye hiçbir zaman sizin bireysel çıkarlarınızla örtüşmez. Bunlar anlayamadan hayatınız geçer...
Siz Atlantis'inizden çocuk yaşta vazgeçmişsinizdir.
Şimdi her "başka birşeyle ilgilenmeden, kendi kendinizle kaldığınız" düşünme sürecinde o düşünceler aklınıza gelir korku ve suçluluk ortaya çıkar diye, cep telefonuna uzanırsınız, mp3-çaları açarsınız veya dostlarla birşeyler içmeye gidersiniz. Aynı duymak istemediği birşeyi duymamak için bir yandan kulaklarını kapatıp bir yandan da yüksek sesle "lalalalala" diye şarkı söyleyen insanların yaptığı gibi.
Durun ve düşünün, kaybettiğiniz, sizden çalınan, uzaklaştırılan Atlantis günlerinizi düşünün ve John Galt'ın dediği gibi "onları geri isteyin"
Kimi, walkmen, mp3 oynatıcı dinliyor, kimi cep telefonu ile oynuyor, ya eski mesajlarını inceliyor ya telefon ayarlarına tekrar tekrar bakıyor, melodileri çaldırıp duruyor veya birşeyler okuyor.
Hiç etrafa "boş boş bakıyormuş" gibi görünen yok. Durup hayatı dinleyen, gözlemleyen yok. Kendi kendisi ile başbaşa kalmak için çaba sarfeden yok.
Niyedir bu? Kendi kendimize oturup düşüncelere dalmak ne zamandan beri "vakit öldürme", "zaman kaybı" olarak görülmeye başladı? Ne zaman dilimize 'fikir' kelimesinin çoğulu olan "efkar", basmak yardımcı fiili ile birlikte "sıkıntı" ile aynı anlamı taşımaya başladı? İnsanın aklına düşünceler gelmesi niye sıkıntı basması ile eş anlamlı oldu?
Ne zamandan beri insanlar "ne bu kadar düşünüyorsun yahu? Filozof mu olacaksın?" diyerek düşünen insanı horlamaya alay konusu yapmaya başladılar?
Severek izlediğim Curb Your Enthusiasm dizisinde Larry David, menajeri ile Los Angeles'tan New York'a uçakla gidecek. Larry bir bakıyor menejeri ne yanına bir kitap almış, ne de uçakta dağıtılan gazetelerden istiyor. Yolculuk 5 saat sürecek.
-Film mi seyredeceksin? diyor.
-Hayır.
-Yol boyunca uyuyacak mısın?
-Hayır.
-Bak, eğer benimle muhabbet etmeyi düşünüyorsan...
-Yooo
-Ne yapacaksın 5 saat boyunca?
-Böyle oturacağım işte.
-Çıldırdın mı sen?
-Hayır ben böyle iyiyim
Larry için de insanlar sürekli birşeyler yaparken görülmeli.
Peki niye?
"Birşeyler yapmıyor görünmek"ten bu kadar çekinmek niye? "kendi kendi ile başbaşa kalmak ve düşünceye dalmak"tan bu kadar kaçınmak niye?
Yanıtı Atlas Shrugged'da John Galt veriyor :
(...)
"Ruhunuzu kalıcı bir suçluluk duygusu ile dolduran şey sizin işlediğiniz herhangi bir suç değildir. Başarısızlıklarınız, hatalarınız ya da kusurlarınız değildir. Onlardan kaçmak için kullandığınız görmezden gelmedir. Asıl sebep herhangi bir 'İlk Günah' ya da siz doğmadan önce varolan bilinmez bir eksiklik değildir. Aklınızı askıya alma, düşünmeyi reddetme seçiminizin bilincine varmaktır. Korku ve suçluluk sizin kronik duygularınızdır, ikisi de gerçektir ve ikisini de haketmişsinizdir, ama bunlar sizin asıl nedeni saklamak için icat ettiğiniz o yüzeysel nedenlerden kaynaklanmaz; bencilliğin, zaafın ya da cahilliğin sonucu değillerdir. Varoluşunuza yönelik gerçek ve temel bir tehditten kaynaklanmaktadır: sağ kalma silahınızı terkettiğiniz için korku... ve bunu kendi iradenizle yaptığınız bilmekten gelen suçluluk.
İhanet ettiğiniz benlik, sizin aklınızdır.. Özsaygı, insanın kendi düşünme gücüne güvenmesidir. Aradığınız ego, ifade edemediğiniz ve tanımlayamadığınız o esas 'siz', duygularınız ya da anlamsız rüyalarınız değil, akıl gücünüzdür, yargılayan yüksek mahkemenizdir ... ve siz onu görevden almış, kendinizi 'duygu' dediğiniz serseri esintilerin insafına terk etmişsinizdir. Sonunda kendi oluşturduğunuz bir gecenin içinde kendinizi zorla sürükler, bir ara görüp sonra kaybettiğiniz isimsiz bir ateşin solmakta olan vizyonunu aramak için umutsuz bir yolculuğa koyulursunuz.
İnsanoğlunun mitoojilerinde, insanın bir zamanlar sahip olup sonradan kaybettiği bir cennetin ne kadar ısrarla anlatıldığına bakın. Atlantis kenti, Cennet Bahçesi ya da mükemmelliğin bir krallığı. Bunlar hep geride kalmıştır. Bu efsanelerin kökü, ırkın geçmişinde değil, her bir insanın geçmişindedir. Çocukluğunuzun ilk yıllarında, boyun eğmesini, mantıksızlığın korkusuna teslim olmasını, aklınızın değerinden kuşku duymasını öğrenmeden önce, ışıl ışıl bir varoluşu tanımış olduğunuzu, apaçık bir evrene dönük rasyonel bir bilincin bağımsızlığına sahip olduğunuzu, bir anı kadar somut olmasa bile, umutsuz özlemin dağınık acısı biçiminde, hala bilmektesiniz. İşte kaybettiğiniz, aradığınız cennet odur... ve ona kavuşmak istediğiniz anda da sizindir"
(...)
3. Cilt Sayfa 524
İşte şimdi çözüldü, insanın "sürekli birşeylerle meşgul olma" en azından öyle görünme telaşının altında yatan bu korku ve suçluluk olabilir mi?
Ne zaman bıraktık aklı bir tarafa?
Ne zaman "insanın birinci görevi başkasına yardım etmektir. İnsan insana yardım etmezse yaşayamaz. Yardım da karşılıksız olmalı, fedakarlık şeklinde olmalı. Yoksa adı yardım değil, çıkar olur. Çıkar, dünyanın en kötü insanları olan bencillerin ağzına yakışan bir kavramdır." demeye başladık?
Ne zaman oyuncağımızı arkadaşımızla paylaşmanın "çok büyük bir erdem olduğu" kafamıza kazındı?
Ne zaman "kopya" çeken arkadaşlarımıza hoşgörü ile bakmaya başladık?
Ne zaman sokak çocuklarına acımaya "onlara kimse yardım etmese de ben yardım edeceğim. Gerekirse bütün hayatımı buna adayacağım. Yardım etmeyenleri de lanetleyeceğim" fikri kafamıza kazındı.
Eğer küçük bir çocuk "ben niye başkasına yardım ediyorum? Ya o bana yardım etmezse? O zaman zincir kopmaz mı? 'Herkes herkese yardım etmeli' diye bir zincir kurmak yerine herkes kendine yardım etse daha çabuk ve kesin bir şekilde mutlu olmaz mıyız? Yani niye ben arkadaşıma oyuncak alıyorum o da bana alıyor? Doğrudan ben kendime o da kendine alsa olmaz mı? Böylece hem o hem de ben istediğimiz oyuncağa biran önce sahip olmaz mıyız?" diye sorduğunda " canııım...Çocuk işte, düşünemiyor. Al sana kurabiye" denir ve yavaş yavaş aksi yönde yetiştirilir.
Ancak eğer bir büyük bunu söylerse "Sen ne kadar bencil, çıkarcı bir sersemsin. Hayata geliş amacımızın başkalarına yardım etmek ve hep birlikte refaha ulaşmak olduğunu nasıl inkar edersin? Eğer herkes senin gibi düşünse toplum çöker, bunun farkında değil misin?" diye ayıplanır.
Toplum nedir, cemiyet nedir, kamu çıkarı neye göre oluşur, sizden başka herkeste varmış gibi gözüken iyilikseverlik, tanımadığınız kimselere yardım etmekten kaynaklanan iç huzur ve mutluluk sizde niye yok. Toplum çıkarı niye hiçbir zaman sizin bireysel çıkarlarınızla örtüşmez. Bunlar anlayamadan hayatınız geçer...
Siz Atlantis'inizden çocuk yaşta vazgeçmişsinizdir.
Şimdi her "başka birşeyle ilgilenmeden, kendi kendinizle kaldığınız" düşünme sürecinde o düşünceler aklınıza gelir korku ve suçluluk ortaya çıkar diye, cep telefonuna uzanırsınız, mp3-çaları açarsınız veya dostlarla birşeyler içmeye gidersiniz. Aynı duymak istemediği birşeyi duymamak için bir yandan kulaklarını kapatıp bir yandan da yüksek sesle "lalalalala" diye şarkı söyleyen insanların yaptığı gibi.
Durun ve düşünün, kaybettiğiniz, sizden çalınan, uzaklaştırılan Atlantis günlerinizi düşünün ve John Galt'ın dediği gibi "onları geri isteyin"
