Nerede o eski Nostalji'ler
“Eskiler öyle güzeldi, böyle güzeldi” diye nostalji muhabbetleri yapanlar var. Eskiden bunlara “sevimli keratalar” gözü ile bakardım. Ancak artık "gene cıvık cıvık irrasyonel nostalji muhabbeti ile parsa toplamaya çalışıyorlar" demekten kendimi alamıyorum.
Niye böyle diyorum, çünkü insanın en ilginç (önemli?, yararlı? güzel?) özelliklerinden biri kötüyü unutmak iyiyi hatırlamak. Bu da bizi geçmişteki sahte cennetleri özlemimize yol açıyor. Kötüleri unutup (unutturulup) sadece iyi şeyler hatırlatılarak “keşke o günler geri gelse” gibi bir mistisizm artık iyice can sıkmaya başlıyor.
Kimse çocukluğunda sıkıntıdan patladığı saatleri, yoklukları, büyüme özlemlerini, yediği dayakları, arkadaşları arasında kendisini korumasız hissetmesini, küçük çetelerin acımasızlığını, yaktığı kamu binalarını (ne yani bir tek ben mi yaktım?) hatırlamıyor da bir sephia fotoğraf gördüğünde en güzel anıları kolajlanmış bir vaziyette gözünün önüne geliyor. (Eski bir Nilüfer şarkısı duyulduğunda Büyükada’ya yapılan vapur gezileri akla gelir ancak “adaya kadar teybin pili yetecek mi?” endişesi, "hızlı sarma yapma olm çok pil yiyor, çıkart kalemle sar" taktikleri unutulur...Sanki o gün sadece yarin yanağından bir katre karanfil alınmakla geçirilmiş gibi hatırlanır. Halbuki yok öyle birşey...Üstelik bu bakış açısı ile bugünkü mp3 güzellikleri de gözardı edilir...Artık ne heyula gibi teyplerde hışırtılı kasetler dinleme, “kaset sarıyor aman koşalım yetişelim" endişeleri, çabuk pil bitme telaşları yok. Üstelik istediğin şarkıya “pıt” diye geçiyorsun. Üstelik çok daha temiz kayıt ve güçlü ses dinleme özellikleri ile. Az güzellik mi bu? )
Geçenlerde yolda yürürken bir genç takıldı gözüme, üzerinde kırmızı bir tişört üzerinde sarı harflerle CCCP yazıyor üstelik bir de orak/çekiç resimleri işlenmiş sağ üst tarafına yazının.
Açıklamaya ne kadar gerek var bilmiyorum ( o çocuk da biliyor mu emin değilim) ingilizcesi USSR Türkçesi SSCB olan ve yeni kuşağın çoğunluğunun "gene kimbilir ne zırtapoz bir kavramın başharfleridir?" diyeceği o...ne olduğunu da anlatamayacağım devlet mi, görüş mü neyse ne?) Belki ESPN Classic’te eski olimpiyatları gösterirken görmüşlerdir.
Bundan 30 sene önce değil böyle bir tişört not defterinde eskaza bu harflerin yanyana gelmesi karakola çekilip sopa yemek için yeterli sebep olurken, içimizin aktığı kız arkadaşımıza "o senin bacın" sınırı konduğunda, sert bakışların moda, gecekonduların yüksek yaşam seviyesi, "halka inilmez çıkılır" gibi şimdi içimden birşeylerin çekilmesine sebep olan halk dalkavukluğu yaşanıyordu...
O korku yıllarını yaşamış birisi olarak 1940- 1950’lilerin bundan daha korku, terör, endişe, kendilerine “devlet” adını veren bir avuç..adını da koyamayacağım insanın “milli menfaatler, kamu yararı, ülkenin bekâsı” adı altında yarattığı tedhiş ortamı, Alfred Hitchcock filmleri gerilimini görmezden gelerek o günleri (hem de bizzat içinde olmadığı o günleri) sevgi, özlem ile anmak, imrenerek bakmak ne kadar akılcı olabilir? Ne kadar gerçek bir mutluluk yaratabilir?
Sadece o çocuğun, gerekçesi ne olursa olsun, artık CCCP yazılı ve orak çekiçli tişörtünü giyebilmesi bile birşeylerin doğru yolda gittiğinin belirtisi...
Evet fakirlik var, her zaman vardı ve ne yazık ki her zaman olacak çünkü bütün insanlar "ben de üretmeliyim" demediği müddetçe, sahtekarlık, avantacılık, indiragandicilik bir yaşam biçimi olarak kaldığı müddetçe olacak. Robin Hood felsefesi insanların beyninden silinmediği müddetçe devam edecek (sen kimin malını kime veriyorsun behey gafil? Malllarını dağıttığın insanların mallarına ne hakla el koyuyorsun, malları verdiğin millet ne hakla onların yeni sahibi oluyor?)
"İstemek, ihtiyacı olmak yeter. Sen komşuna ver..Toplum veya yüce rabbim sana istediğini daha fazlası ile geri verecektir" düşüncesi insanların zihninden kazınmadıkça devam edecektir.
“İhtiyacı olan insanlar var (“hakeden” değil “ihtiyacı olan”)” kavramı emeğinin karşılığını alan, çalıp çırpmadan yaşayanların başında bir Damokles kılıcı veya giyotin olarak sallanmaya devam ettiği müddetçe devam edecektir.
“Herkesin olmadan senin olmasını vicdanına nasıl sığdırıyorsun? Kendin için istemeye utanmıyor musun?” sahtekarlığı ortadan kalkmadıkça olacaktır da.
Kendi irrasyonel çıkarlarını "devlet" adı altında organize ederek gözetmeye çalışan insanlara "dur" denmediği müddetçe devam edecektir.
Evet savaşlar var, her zaman vardı ve ne yazık ki daha uzun süre olacak çünkü yukarıdaki sebepler. Ama en azından topyekun dünya savaşları yok, dünya tarihi ilk defa bu kadar uzun bir süre, en az 3 ülkenin savaştığı bir toplu hücum toplu defans olmuyor.
Evet hayat pahalı, her zaman pahalı idi, her zaman da pahalı olacak, çünkü hayatın zaten ucuz olmaması lazım, çünkü üretmek için gerekli akıl her zaman değerli olacak.
Şöyle düşünün bundan 5000 sene önce firavun öldüğü zaman bütün maiyetini de onunla birlikte canlı canlı gömerlerdi, çünkü Firavun ölünce onların da yaşamaya hakları yok. Zaten dünyada sırf Firavun’a hizmet etmek için bulunuyorlardı.
500 sene önce padişah istediği insanın kellesini alır, istediği konaktan daha önce ihsan ettiği aileyi çıkartır yerine yenisini koyardı.
Kimse de sesini çıkartamazdı.Kimse de "kimsin sen? Ne hakla böyle birşey yapıyorsun? Kimin malını kime veriyorsun?" demezdi...
Şimdi en tepedeki cumhurbaşkanı bırakın beğenmediği birinin kellesini uçurmayı haksız bir tutuklatma dahi yapamaz..Adalet var, mahkemeler var...Demek ki bireysel haklar zaman içinde epeyce ilerleme kaydetmiş...Kollektivizm karşısında bireycilik kazanmaya başlamış. “Mal edinme/sahip olma hakkı olmadan hiç bir hak olmaz” düşüncesi yerleşmeye başlamış.
Yeterli mi? değil..Çünkü yeteri kadar zaman geçmedi..Çünkü altruist düşünceyi, kollektivist düşünceyi, devletçi düşünceyi insanların zihinlerinden silmek için belki de daha yüzyıllar gerekiyor.
Ama bu arada gelişmeleri gözardı etmemek, varolandan keyif duymak, zevkini yaşamak, hayatın hakkını vermek niye becerilemiyor?
Hayatın hakkını ver, hakkınıııı (bakın nostaljiklere söylüyorlar).
Üstün Dökmen anlatıyordu, zamanında Efes şehri geceleri de aydınlatılan dünyadaki 3 şehirden biri imiş.
"Acaba hangi Efesli 'yahu ne şanslıyız ya, dünyada geceleri aydınlık bir şehirde yaşıyoruz" deyip keyfini çıkartmıştır?” diye soruyordu Üstün hoca.
"Sumatra'da insanlar öldürülürken, Lübnan'da bombalar yağarken, Endonezya'da insanlar çamur altında iken, Eritre'de çocuklar açlıktan ölürken, yediğim Sezar salatanın keyfini alamıyorum" şeklinde bir sahtecilik (daha da endişe verici olanı buna inanıyor olması olurdu) içimin kıyılmasına sebep oluyor:
Oradaki kötülükler senin yüzünden mi oldu? Hayır...
Sezar salatayı yemezsen düzelecek mi? Hayır...
Keyif almadan yersen onların durumlarında bir iyileşme olacak mı? Hayır...
O zaman niye keyfini çıkartmıyorsun? Eğer o yemeği almak için hırsızlık yapmadı isen, bir başkasının hayatı kötüleştirmediysen, çirkinleştirmediysen, zorlaştırmadıysan emeğinin karşılığı olarak sahip olduysan keyfini çıkartmamak niye?
- Dünyadaki kötülüklerin sorumlusu sensin...
- Yok yaa..Niye?
- Öyle işte sen ve senin bu boşvermiş, ilgisiz, pasif tutumun...
- Dünyadaki kötülükler kalkmadan mutlu olamayacaksam ne zaman mutlu olacağım?
- Öteki dünyada..Mezarın ötesinde mutlu bir hayat var...
- E iyi de ben cennette iken, dünyada olup bitenler için üzülmeyi niye bırakıyorum...
Nostaljiklere sinirlenirken konu nerelere geldi...İrrasyonel nostaljiden girdik günümüz anti-hayatçılarına geldik...Şimdi bir de ikisi arasında bağlantı kurmak gerekecek...
Eminim (ve korkarım) bundan 50 sene sonra da bugünlerden özlem ile bahsedilecek.
Ama 300 yıl sonra bizim yaşantımızla dalga geçilecek..
Biz nasıl Kadeş anlaşmasını güneş tutulmasının sağlaması ile dalga geçiyor, "haydaaa tanrıları kızdırdık iyi mi?" korkusu ile dalga geçiyorsak onlar da bizim gündelik hayattan zevk al(a)mama / almaya çalışana da mani olma konusundaki akıl almaz direncimizle dalga geçecekler.
Arzederim, saygılarımla
Niye böyle diyorum, çünkü insanın en ilginç (önemli?, yararlı? güzel?) özelliklerinden biri kötüyü unutmak iyiyi hatırlamak. Bu da bizi geçmişteki sahte cennetleri özlemimize yol açıyor. Kötüleri unutup (unutturulup) sadece iyi şeyler hatırlatılarak “keşke o günler geri gelse” gibi bir mistisizm artık iyice can sıkmaya başlıyor.
Kimse çocukluğunda sıkıntıdan patladığı saatleri, yoklukları, büyüme özlemlerini, yediği dayakları, arkadaşları arasında kendisini korumasız hissetmesini, küçük çetelerin acımasızlığını, yaktığı kamu binalarını (ne yani bir tek ben mi yaktım?) hatırlamıyor da bir sephia fotoğraf gördüğünde en güzel anıları kolajlanmış bir vaziyette gözünün önüne geliyor. (Eski bir Nilüfer şarkısı duyulduğunda Büyükada’ya yapılan vapur gezileri akla gelir ancak “adaya kadar teybin pili yetecek mi?” endişesi, "hızlı sarma yapma olm çok pil yiyor, çıkart kalemle sar" taktikleri unutulur...Sanki o gün sadece yarin yanağından bir katre karanfil alınmakla geçirilmiş gibi hatırlanır. Halbuki yok öyle birşey...Üstelik bu bakış açısı ile bugünkü mp3 güzellikleri de gözardı edilir...Artık ne heyula gibi teyplerde hışırtılı kasetler dinleme, “kaset sarıyor aman koşalım yetişelim" endişeleri, çabuk pil bitme telaşları yok. Üstelik istediğin şarkıya “pıt” diye geçiyorsun. Üstelik çok daha temiz kayıt ve güçlü ses dinleme özellikleri ile. Az güzellik mi bu? )
Geçenlerde yolda yürürken bir genç takıldı gözüme, üzerinde kırmızı bir tişört üzerinde sarı harflerle CCCP yazıyor üstelik bir de orak/çekiç resimleri işlenmiş sağ üst tarafına yazının.
Açıklamaya ne kadar gerek var bilmiyorum ( o çocuk da biliyor mu emin değilim) ingilizcesi USSR Türkçesi SSCB olan ve yeni kuşağın çoğunluğunun "gene kimbilir ne zırtapoz bir kavramın başharfleridir?" diyeceği o...ne olduğunu da anlatamayacağım devlet mi, görüş mü neyse ne?) Belki ESPN Classic’te eski olimpiyatları gösterirken görmüşlerdir.
Bundan 30 sene önce değil böyle bir tişört not defterinde eskaza bu harflerin yanyana gelmesi karakola çekilip sopa yemek için yeterli sebep olurken, içimizin aktığı kız arkadaşımıza "o senin bacın" sınırı konduğunda, sert bakışların moda, gecekonduların yüksek yaşam seviyesi, "halka inilmez çıkılır" gibi şimdi içimden birşeylerin çekilmesine sebep olan halk dalkavukluğu yaşanıyordu...
O korku yıllarını yaşamış birisi olarak 1940- 1950’lilerin bundan daha korku, terör, endişe, kendilerine “devlet” adını veren bir avuç..adını da koyamayacağım insanın “milli menfaatler, kamu yararı, ülkenin bekâsı” adı altında yarattığı tedhiş ortamı, Alfred Hitchcock filmleri gerilimini görmezden gelerek o günleri (hem de bizzat içinde olmadığı o günleri) sevgi, özlem ile anmak, imrenerek bakmak ne kadar akılcı olabilir? Ne kadar gerçek bir mutluluk yaratabilir?
Sadece o çocuğun, gerekçesi ne olursa olsun, artık CCCP yazılı ve orak çekiçli tişörtünü giyebilmesi bile birşeylerin doğru yolda gittiğinin belirtisi...
Evet fakirlik var, her zaman vardı ve ne yazık ki her zaman olacak çünkü bütün insanlar "ben de üretmeliyim" demediği müddetçe, sahtekarlık, avantacılık, indiragandicilik bir yaşam biçimi olarak kaldığı müddetçe olacak. Robin Hood felsefesi insanların beyninden silinmediği müddetçe devam edecek (sen kimin malını kime veriyorsun behey gafil? Malllarını dağıttığın insanların mallarına ne hakla el koyuyorsun, malları verdiğin millet ne hakla onların yeni sahibi oluyor?)
"İstemek, ihtiyacı olmak yeter. Sen komşuna ver..Toplum veya yüce rabbim sana istediğini daha fazlası ile geri verecektir" düşüncesi insanların zihninden kazınmadıkça devam edecektir.
“İhtiyacı olan insanlar var (“hakeden” değil “ihtiyacı olan”)” kavramı emeğinin karşılığını alan, çalıp çırpmadan yaşayanların başında bir Damokles kılıcı veya giyotin olarak sallanmaya devam ettiği müddetçe devam edecektir.
“Herkesin olmadan senin olmasını vicdanına nasıl sığdırıyorsun? Kendin için istemeye utanmıyor musun?” sahtekarlığı ortadan kalkmadıkça olacaktır da.
Kendi irrasyonel çıkarlarını "devlet" adı altında organize ederek gözetmeye çalışan insanlara "dur" denmediği müddetçe devam edecektir.
Evet savaşlar var, her zaman vardı ve ne yazık ki daha uzun süre olacak çünkü yukarıdaki sebepler. Ama en azından topyekun dünya savaşları yok, dünya tarihi ilk defa bu kadar uzun bir süre, en az 3 ülkenin savaştığı bir toplu hücum toplu defans olmuyor.
Evet hayat pahalı, her zaman pahalı idi, her zaman da pahalı olacak, çünkü hayatın zaten ucuz olmaması lazım, çünkü üretmek için gerekli akıl her zaman değerli olacak.
Şöyle düşünün bundan 5000 sene önce firavun öldüğü zaman bütün maiyetini de onunla birlikte canlı canlı gömerlerdi, çünkü Firavun ölünce onların da yaşamaya hakları yok. Zaten dünyada sırf Firavun’a hizmet etmek için bulunuyorlardı.
500 sene önce padişah istediği insanın kellesini alır, istediği konaktan daha önce ihsan ettiği aileyi çıkartır yerine yenisini koyardı.
Kimse de sesini çıkartamazdı.Kimse de "kimsin sen? Ne hakla böyle birşey yapıyorsun? Kimin malını kime veriyorsun?" demezdi...
Şimdi en tepedeki cumhurbaşkanı bırakın beğenmediği birinin kellesini uçurmayı haksız bir tutuklatma dahi yapamaz..Adalet var, mahkemeler var...Demek ki bireysel haklar zaman içinde epeyce ilerleme kaydetmiş...Kollektivizm karşısında bireycilik kazanmaya başlamış. “Mal edinme/sahip olma hakkı olmadan hiç bir hak olmaz” düşüncesi yerleşmeye başlamış.
Yeterli mi? değil..Çünkü yeteri kadar zaman geçmedi..Çünkü altruist düşünceyi, kollektivist düşünceyi, devletçi düşünceyi insanların zihinlerinden silmek için belki de daha yüzyıllar gerekiyor.
Ama bu arada gelişmeleri gözardı etmemek, varolandan keyif duymak, zevkini yaşamak, hayatın hakkını vermek niye becerilemiyor?
Hayatın hakkını ver, hakkınıııı (bakın nostaljiklere söylüyorlar).
Üstün Dökmen anlatıyordu, zamanında Efes şehri geceleri de aydınlatılan dünyadaki 3 şehirden biri imiş.
"Acaba hangi Efesli 'yahu ne şanslıyız ya, dünyada geceleri aydınlık bir şehirde yaşıyoruz" deyip keyfini çıkartmıştır?” diye soruyordu Üstün hoca.
"Sumatra'da insanlar öldürülürken, Lübnan'da bombalar yağarken, Endonezya'da insanlar çamur altında iken, Eritre'de çocuklar açlıktan ölürken, yediğim Sezar salatanın keyfini alamıyorum" şeklinde bir sahtecilik (daha da endişe verici olanı buna inanıyor olması olurdu) içimin kıyılmasına sebep oluyor:
Oradaki kötülükler senin yüzünden mi oldu? Hayır...
Sezar salatayı yemezsen düzelecek mi? Hayır...
Keyif almadan yersen onların durumlarında bir iyileşme olacak mı? Hayır...
O zaman niye keyfini çıkartmıyorsun? Eğer o yemeği almak için hırsızlık yapmadı isen, bir başkasının hayatı kötüleştirmediysen, çirkinleştirmediysen, zorlaştırmadıysan emeğinin karşılığı olarak sahip olduysan keyfini çıkartmamak niye?
- Dünyadaki kötülüklerin sorumlusu sensin...
- Yok yaa..Niye?
- Öyle işte sen ve senin bu boşvermiş, ilgisiz, pasif tutumun...
- Dünyadaki kötülükler kalkmadan mutlu olamayacaksam ne zaman mutlu olacağım?
- Öteki dünyada..Mezarın ötesinde mutlu bir hayat var...
- E iyi de ben cennette iken, dünyada olup bitenler için üzülmeyi niye bırakıyorum...
Nostaljiklere sinirlenirken konu nerelere geldi...İrrasyonel nostaljiden girdik günümüz anti-hayatçılarına geldik...Şimdi bir de ikisi arasında bağlantı kurmak gerekecek...
Eminim (ve korkarım) bundan 50 sene sonra da bugünlerden özlem ile bahsedilecek.
Ama 300 yıl sonra bizim yaşantımızla dalga geçilecek..
Biz nasıl Kadeş anlaşmasını güneş tutulmasının sağlaması ile dalga geçiyor, "haydaaa tanrıları kızdırdık iyi mi?" korkusu ile dalga geçiyorsak onlar da bizim gündelik hayattan zevk al(a)mama / almaya çalışana da mani olma konusundaki akıl almaz direncimizle dalga geçecekler.
Arzederim, saygılarımla

0 Comments:
Yorum Gönder
<< Home