Cuma, Ağustos 25, 2006

Orman Yangınları ve Duyarsız (!) Halkımız

Çevre Bakanı Osman Pepe’nin Yavuz Donat’a Orman yangınları için birşeyler söylemiş. Fatih Altaylı da onun söylediklerinden çok etkilenmiş, üstelik bu etkilenmekle de kalmamış üzerine “milli duygularımızı, millet olma özelliklerimizi kaybediyoruz a dostlar” diye feryad etmiş. Önce Altaylı’nın yazısını okuyalım sonra benim de söyleyeceklerim var :
-----------------------------------------------
Millet olmak

Orman Bakanı'nın Yavuz Donat'a söyledikleri ilginç:
"Orman yanıyor, çevre halkının umurunda değil. Kahvede okey oynuyorlar."
İnanılmaz değil mi!
Orman yangınlarını manşet yaptığımız günün gecesi uyuyamadım. Aklımda hep şu vardı:
"O ormanlar yanarken orada yaşayanlar sabaha kadar ormanda alevlerle savaştı. O güzelliğin ortak sahibi olan ben burada hiçbir şey yapmadan nasıl uyuyabilirim?"
Gençliğimde birkaç kez orman yangınlarına şahit oldum.
Köylü, çevre ahalisi hep beraber seferber olur, kazma, kürek, kova, hortum ne bulduysak yangına dalardık. Öyle bir bilinç vardı.
Bugün bu bilinç kaybolmuş.
Oysa bizi millet yapan bu bilinçti. Ortak varlıklarımıza göz dikenle savaşmak. Bu bir yangın da olabilirdi, bir düşman da...
Şimdi ise kahvede okey oynuyoruz. Tam "Köy yanar, kahpe taranır" misali.
Anlaşılan millet olma özelliğimizi kaybediyoruz.
-----------------------------------------------------------
Öncelikle şunu belirtmekte yarar var, yanıbaşınızda orman yanarken kahvede okey oynamak (hadi bu abartısıdır, “olaya kayıtsız kalmak” diyelim) dangalaklığın dik alasıdır. Çünkü sonuçta kaybedecek olan siz olacaksınız. Bu kayıp ya hemen olacak ya da ileriki nesillerde.

Ancak buradan yola çıkıp da “millet olma özelliğimizi kaybediyoruz” demek de az şuursuzluk değildir.

Yıllarca “batı medeniyetinin çürümüşlüğü”, “Türk (ve daha da genelleştirerek doğu) kültürünün en önemli hasletlerinden birinin yardımseverlik, zor anlarında komşunun yardımına koşma özelliği” gibi konular geyik muhabbetlerinin baştacı olarak kullanıldı.

Denir ki “Mesela Almanya’da, sokakta adamın yanında düş bayıl, kafasını çevirip bakmaz. Yoluna devam eder. Halbuki Anadolu’da böyle bir şey olsa herkes seferber olur, kimi gider su getirir, kimi yastık getirir, kimi sara nöbeti diye soğan keser getirir. İşte insan ilişkisi, insan sıcaklığı budur. Batı’da ise her şey materyalleşmiş. Herkes bencil..Kimse kendinden başkasını düşünmüyor. Sakın biz onlar gibi olmayalım. Canım ülkem..Canım milletim..Canım halkım...Havasına, suyuna...Taşına, toprağına...”

Peki bir de meseleye şöyle baksak mı? Almanya’daki adam yolda düşen birini gördüğünde, yaralı - ölümlü bir kaza gördüğünde, yangın camı çerçeveyi sardığında, niye dönüp bakmaz? “Boşver hocam hemen sıvışalım sonra şahit mahit yazarlar” diye mi, yoksa “bu işler için organize olmuş, maaş alan ve bu yardımı daha bilinçli yapacak kurum ve kuruluşlar var. Benim bilinçsiz/eğitimsiz/sırf iyiniyet içeren yaklaşımım belki de durumun daha kötüleşmesine sebep olacak. Onun için işi uzmanlarına bırakmak daha iyi” dediği için mi?

Halbuki bizde “hocam nasıl olsa ambulans çağırırsın gelmez, polis hayatta yetişemez, itfaiye arabası bu trafikte koşup gelecek deee..Ooooo...Hadi bismillah bir koldan dalalım şu afete..Yazıktır, insanlık öldü mü yahu? Bu bir vatandaşlık görevi...” diye en yakında kimler varsa dalarlar işe (veya Osman Pepe’nin, Fatih Altaylı’nın dediği doğru ise önceden dalarlardı)

Şimdi bu iki bakış açısını karşılaştıralım. Almanya’daki gelişmişlik yüzünden mi yapıyor yoksa geri kaldığı, insanlıktan nasibini almadığı için mi?

Türkiye’deki ise insanlıktan nasibini fazlası ile aldığı hatta bu miktar o kadar fazla ki diğer millete de dağıtma lüksüne sahip olduğu için mi böyle davranıyor yoksa “yok yaa, hiç bir organizasyonun bunlara yardım edeceği yok, biz birşeyler yapmazsak ölecek gidecekler burada” şeklinde organizasyona olan güvensizlik yüzünden mi?

Peki şimdi hangisi geri kalmışlık, hangisi uygarlık çizgisini geçmişliğin göstergesi ?

Araba kazalarında içeriden çekmeye çalışırken kazazedenin belini - boynunu kıranları mı okumadınız, deprem sonrasında enkazın üstünde dolaşarak AKUT ekibinin işini zorlaştıran hatta olanaksız hale getirenleri mi?

Kimse kimseyi başkasının canını, malını korumak, kurtarmak için kendi canını, malını tehlikeye atmasını isteme hakkına sahip olmamalı...

Hatta söz konusu olan kişinin kendi canı veya malı dahi olsa ona zorla koruma/kollama görevleri yüklememeli. Kişiyi bilinçlendirmeye çalışmak, bu yaptığının yanlış olduğunu, sonunda zararlı çıkacak olanın kendisi olduğunu söyleyebiliriz ancak kişiye, ona rağmen birşeyler yapmak için zorlamak saçma, gereksiz hatta yer yer tehlikeli.

Gelelim Osman Pepe’ye, kendini eleştirmek yerine o da yardım etmeyen halkı suçluyor halbuki o kişilerin kendi kişisel tercihi. İster yardım eder, ister yardım etmez (ki yardım etmek isteyenlerin de önceden gidip bilinçlenme eğitimleri almaları şart. Yoksa çabucak söndürülebilecek bir yangın beceriksiz hareketlerle daha da büyüyebilir)

Pepe’nin yardım etmeyen, etmek istemeyenleri suçlamaya hakkı yok. Ancak tam tersine “halk” dediği insanlar Pepe’yi suçladıkları zaman haklı olurlar. Çünkü bunun için ödedikleri (belki onlar ödememiştir boş yere paye vermiyeyim şimdi ama birilerinin cebinden çıkan) paralarla bir teşkilat kurulmuş. Pepe bu teşkilatın başında (o veya üyesi olduğu kabinedeki başka bir bakan)...Şimdi o teşkilat görevini yerine getir(e)miyor, suçlanan yardım etmeyen kişiler oluyor.

Gazeteci de o teşkilatın beceriksizliğini sorgulayacağına, teşkilatın başındakine “önce kendi beceriksizliğinizin hesabını verin, sonra da bu işi becerebileceklere bırakın o koltuğu” diyeceğine “hakikaten ya, bakan haklı...Biz adam olmayız...Başımıza ne geliyorsa millet olmanın özelliklerini yitirdiğimizden geliyor” diyerek “sorumlu ve vatansever” gazetecilik yapmış oluyor.

0 Comments:

Yorum Gönder

<< Home