Pazartesi, Şubat 27, 2006

Yalnızlığa Övgü

Taaa Mayıs 2003'te yazdığım bir yazı...Burada da bulunmasında yarar olduğunu düşündüm...(Hala aynı kafada mıyım? Evet!)

--------------------------------------------------------------------------------

Yalnızlığa Övgü


Hiç düşündünüz mü niye küçüklüğümüzden beri yalnızlığın / yalnız kalmanın çok kötü bir şey olduğu, insanların, birşey başarmak istiyorsa, devamlı birlikte, grup halinde olması gerektiği öğretilir?

Tek başına olan insandan ürkülmesi gerektiği, onlardan her türlü hıyanet ve melanet gelebileceği, bu tip "asosyal" insanlardan kimseye yarar gelmeyeceği bilgileri verilir bize?

İnsanın doğaya üstünlüğünün romanı Robinson Cruose'un bile tek başına başarmasına göz yumulmamış yanına bir Cuma verilmiştir.

Netice itibarıyle "bir elin nesi var…?" değil mi ama?

Hatta bu "insanın tek başına/yalnız olmaması gerektiği" saplantısı küçüklükten bile değil ondan çok daha önce de başlayabilir:

-Hayatım, tek çocukla kalmayalım, ona bir kardeş yapalım diyorum
-Haklısın sevgilim, geçenlerde bir makalede okumuştum, ailedeki tek çocuklar ilerki hayatlarında problemli ve toplumsal yönden başarısız oluyorlarmış

Biraz büyürsünüz, evde kendi başınıza güzel güzel oynuyorsunuz:

-Yavrum, çıkıp dışarıda arkadaşlarınla oynasana.
-Niye, ben böyle iyiyim, sana bir zararım var mı?
-Hayır ama bak arkadaşların ne güzel eğleniyor, sen de çık, biraz da hava almış olursun.
-Hava almak istersem, çıkar alırım ama bu halimden memnunum.

Biraz daha büyürsünüz, okuldasınız:

-Oğlum çeksene elini, cevabı göreyim
-Niye?
-Ne demek niye, aynı arkadaş grubunda değil miyiz?
-Aynı grupta olmakla ne ilgisi var?Sen benim sınava hazırlığımı ve çalışmışlığımı sömürmek istiyorsun.
-İyi, hatırlat da seni sınav çıkışı bir döveyim, öküz!

Biraz daha büyürsünüz, işyerinde performans kağıdınızda "grup çalışmalarına yatkın olmama" özelliğiniz terfinize engel olur.

Biraz daha büyürsünüz, bir arkadaşınızın düğününe gitmişsiniz:

-Haydi abi, bak biz bu kadar oynuyoruz, sen bir sahneye çıkıp döktürmedin.
-Yok, ben böyle iyiyim, sağol, hem ben oynamasını bilmem.
-Olur mu ya, hangimiz biliyoruz ki ?Maksat birlikte eğlenmek.
-Yok, yok, dışarıdan seyretmek daha eğlenceli, siz keyfinize bakın
-Aaa, valla olmaz, bak Allah'ın adını verdim, oynuycaz abi, hadi, kırma beni

Peki niye?Yalnızlık niye kötü, yalnızlık niye "Allah'a mahsus"?Niye yalnız kalmak isteyenler, tek başına bir şeyler başarmaya çalışanlar, grup, topluluk, tarikat, ordu, parti, dernek gibi insanların yalnız kalamadığı kalabalıklara girmek istemeyenler, yalnız olmaktan zevk alanlar, "yardım edilmesi, topluma kazandırılması, bu mümkün değilse ayıklanması gereken zavallılar" olarak görülür?

Niye sürüden ayrılanı kurt kapar?

Benim düşünceme göre bunun arkasında yatan en büyük korku, o yalnız insanın bir şeyler başaracak olması fikri : "Ya o başarırsa, ya diğerleri de onu örnek alırsa?" kaygısı.BEN'in tek başına başaracağından duyulan kocaman bir endişe.Böyle bir durum gerçekleşirse, hemen arkasından insanları birbirine bağlayan o "toplumsal bağ" incelecek, daha doğrusu o bağın tanımının daha doğru, daha hakça ve daha verimli olarak belirlenmesi imkanı doğacaktır.

Grup çalışmalarında herkesin aynı katkıda bulunmasına olanak yoktur ancak ödül veya ceza bütün grup üyelerine aynı şekilde paylaştırılır.Bu, iş yapmamayı ama en azından yapıyor gözükmeyi teşvik, daha fazla girdi sağlayanı ise demotive eden bir durum değil midir?

Arkadaşlarla konuşurken şu örnek akıllarına geldi:Bir düşünün bundan 550 yıl önce Fatih Sultan Mehmet İstanbul\'u fethetmek için Meclis-i Mebusan azalarını ikna etmeye çalışıyor. "Ya sevgili mebuslar bu olay bir çağı kapatacak, bir başka çağı açacak, milletimiz için çok faideli bir fetih olacak.Bizden sonra gelenler bizi sevgi ve rahmet ile yadedecekler"…

“Öyle demeyin devletlûm" diyor muhalefet "bir yeniçerinin tabutunun kalkmasının bedelini ödeyemeyiz.Allah'tan korkun."

Ve tezkere salt çoğunluk sağlanamadığı için reddediliyor.

İnsan, tek başına kaldığında daha güçlüdür demiyorum ama daha dürüst olduğu, daha kendisi olduğu kesin.İnsanın diğer hayvanlara olan üstünlüğünü ortaya koyan "görev paylaşımı ile daha fazlasını, daha kısa zamanda elde etme" özelliği bireyselliğe zarar vermemeli.Yani daha iyisini elde etmek için en dürüst halimizden uzaklaşıp diğer insanlarla birlikte olmaktan hoşlanır gözükmek zorunda kalmamalıyız.

İnsanın 2 özelliği, kendisini bu dünyanın efendisi ilan etmesine yardımcı oluyor:

1-Öğrendiklerini başkasına öğretebilme
2-İş/Görev bölümü

1.özellik sayesinde her insan öğrenmeye sıfırdan başlamıyor ve bu birikim insanı doğaya karşı güçlü kılıyor, 2.özellik de yaşamak için gerekli bütün yeteneklerin öğrenilmesini/sahip olunmasını gereksiz hale getiriyor.Bu sayede ayakkabıcı, ekmek yapmasını bilmek, fırıncı da web sitesi nasıl düzenlenir öğrenmek zorunda değil.Herkes sadece uzmanı veya yeteneği olduğu alanda üretim yaparak diğer ürün ve hizmetlere sahip olabiliyor.

Bu demektir ki işbirliğinin daha verimli hatta gerekli olduğu sahalar ve zamanlar var.Ancak burada belirleyici etken, bu birlikteliğin zorunlu değil isteğe bağlı olması.Ancak, bireyin "istemezse katılmayacağı" hakkının ona hatırlatılması, katılmamasına olanak verilmesi, hele bir de katılmadığı halde bireysel başarıya ulaşması, kendilerini bir gruba dahil etmiş ve bu durumdan faydalanan avantacı, yağmacı, çapulcu, anaforcu, otlakçı için güzel günlerin sonu demektir.

Bireysellik, hayatı inadına ve kendisi zarar görse de tek başına sürdürme nemrutluğu değil, iki tarafın da istek ve rızasına bağlı bir birlikteliği kabul etme saygısı ve onurudur.

Birey, yalnızken de mutlu ve başarılı olabilir, değilse zaten kendine geçici veya kalıcı sürelerle bir ikinci arayacaktır ama o kendi isteği ile arayana kadar onu zorlamayın lütfen.

Bireyin gücü, toplumun karşısında nasıl ezilmeyebileceği konularında Ayn Rand'ın 2 dev eseri The Fountainhead ve Atlas Shrugged'ı okuduğunuzda bana hak ereceksiniz.The Fountainhead "Hayatın Kaynağı" adı ile Türkçe'ye çevrilmiş, Atlas Shrugged çok yakında kitapçılardaki yerini alacak."Yaşamak İstiyorum" adlı daha kısa romanı ise devletin karşısında ezilmemeyi başaran bireyi anlatıyor. Bu kitapları okumanın yaşamınıza çok şey katacağına inanıyorum.

Pazartesi, Şubat 06, 2006

Karikatür - Yasak ve Hoşgörü

Bir Danimarka gazetesi Hz.Muhammed karikatürleri yayınladı ve çıngar çıktı. İslam toplumu hoşnutsuzluğunu belirtti, diğer bazı Avrupa ülkeleri gazetelerinde destekleyici tarzda İslami açıdan yasak olan Hz.Muhammed'in suretinin çizilmesi bir de karikatüre konu edilince elçilik yakmaya kadar giden misillemeler başladı.

Sonra da konu - her zamanki gibi - "İslam ne kadar hoşgörüsüz bir din", "Bu konuya da hoşgörü mü gösterilir kardeşim?", "Ya ne var bunda?", "Yasak yahu anlamıyor musun?", "Önce niye yasak olduğuna bir baksak?", "Bakmayalım..Yapma deniyorsa yapmayacaksın, yoksa sonuçlarına katlanacaksın" sağır dövüşü gelip gidiyor.

Diğer konulara geçmeden şunu söyleyeyim :

Karikatürleri gördüm...Esprisi olmayan, birşeyleri başlatmak, birşeyleri aşmak, birilerini kışkırtmak veya birşeylere örnek olmak için sipariş üzerine çizildiği belli militan mizahı yüklü çiziktirmeler. (Leman dergisinin güneydoğu sorunlarını irdeleyen karikatürleri gibi. "Benim derdim güldürmek değil mesaj vermek" diyen karikatürler)

İslam'da niye Hz.Peygamber'in resmedilmesi yasak?

İlk cevap hep : "Putlaşma olmasın" diye. E sen, hırka-i Şerif, Sakal-ı Şerif, ayakizi diyerek başka şeyleri putlaştırmış durumdasın. Bu yasağın bu uygulamalarınla çelişmiyor mu?

Bir seçenek daha var : Hz.Muhammed o kadar güzel bir insandı ki, resmini gören/görecek olan kadınlar ona aşık olurlar(dı). O zaman da rekabete dayanamayacak insanlar böyle bir yasağı başlatıp destekler hale geldiler. Bu nasıl/ne boyutta bir güvensizliktir ki?

İslam tarafının anlayamadığı şey aslında Batı toplumlarının da anlayamadığı şeyle aynı...Batı diyor ki "ya, bu konuyu niye bu kadar dert ediyorlar? Bizim Hz.İsa için neler yaptığımızı görmüyorlar mı? Kendi peygamberimize böyle yapıyorsak inanmadığımız bir peygambere daha saygılı olabileceğimizi nasıl düşünüyorlar? Bize bu yasağın mantıklı bir gerekçesini sunup, bizi ikna etmeden olduğu gibi kabul etmemizi nasıl bekliyorlar ki?"

Cevap: Onlar sizin gibi akıl çağından henüz bir bütün olarak geçmedi ki...(Geçeni var, sınava daha yeni gireni var, sınava girmeyi reddedeni var)

Görselleştirmek adına şu denilebilir :

Bugün, kadınla el sıkıştığı - hatta sesini duyduğu - zaman abdestinin bozulacağını düşünen insanlar var. "Manyak mısın, sapık mısın ya? El sıkışmadan ne olurmuş?" diyen de var...

Karısının yabancı bir erkekle el sıkışmasına izin veren erkeği, karısını peskeş çeken erkek olarak gören var. Bu durumda bu iki erkeği nasıl bir akıl sofrasına oturtacaksınız da bir eskimo geleneği olan (ne kadar geyik bilmiyorum ama yıllardır duyarım) "gelen misafire her türlü ikramın yanında koynuna evin hanımını da sokma" misapirverlerliğinden bahsedebilirsiniz.

Koyu islamcı "a-ha ben demiştim işte bugün karısının elini veren yarın karısının tamamını verir" diyebilir, ılımlı olan da "ne alakası var ya? O başka şey bu başka şey" diyebilir.

İşte akılın ortadan kalkıp, inançların ortalığa döküldüğü ve tek tartışma kriterinin "ben böyle bir inanca sahibim, dur seni de ikna edeyim" olduğu bir durum.

İki taraf da birbirini anlamıyor, gerekli donatıya sahip değil, 3. bir tarafı ise hiç anlamıyorlar. 3. taraf da ikisini birden anlamıyor.

Bu olayda en çok kaybedenler de Türkler olacak. Çünkü batı zaten Türk harici İslam nüfusunun öyle olduğunu giyim-kuşamlarından, kadına bakış açılarından, hükümet yapılarından, yaşam tarzlarından biliyor. Ya tamamen uzak duruyor ya da "paraları/petrolleri bitene kadar katlanırım" diyor.

Türklere ise bakış açıları şu olacak : "Görünüşte onlara benzemiyorlar ama madem aynı dine mensuplar, madem ki diğer taraf bunu din adına yapıyor. Türkler de bugün olmasa da yarın, dışarıdan olmasa da içeriden, gündüz olmasa da gece, bunlarla aynı seviyede"

Bizim kaybımız da bu olacak işte.

Sağduyuya davet etmek boşuna çünkü iki taraf da öyle bir davette ne giyeceklerini bilmiyorlar.